KÜÇÜK GEZGİN MİDİLLİ’DE

Midilli aslında merak ettiğimiz yerler sırasında çok da yukarı sıralarda bulunmayan bir yerdi. Hatta pek çok kişi Midilli’nin yaşlılar için daha uygun olduğunu söyledi gitmeyi planladığımızda… Ama niyeyse bir inat edeceğimiz tuttu ve gittik. Bazen kimsenin lafına aldırış etmemenin daha hayırlı olduğunu da böylece görmüş olduk. Midilli’ye Küçük Gezgin ve biz bayıldık!!!
2013 Temmuz ayında hadi bir yerlere gidelim nereye gidelim gibi sorularla boğuşurken Midilli birden bire aklımıza geldi. Hemen 5 günlük bir tatil organizasyonu yaptık. Hem deniz tatili olacaktı hem de tüm adayı keşfe çıkacaktık. Ehh böyle tatillerde en az 5 gün kurtarıyor yoksa koşturmaktan hiç bir şey anlamıyorsun. İzmir’den Ayvalık’a sabah erkenden yola çıktık. Yollar bomboş olduğu için ne olduğunu anlamadan Ayvalık’a girmiştik bile. Bizim Küçük Gezgin’in huyudur miss gibi uyur arabada; bu da bizim her zaman yolculuklarımızın çok rahat geçmesini sağlar. Gerçekten de Cunda Adası’na geldiğimizde gözlerini açtı. Adanın sokaklarında bir kargalar, bir de daha yeni uyanmış kediler varken arabayla gezinti yaptık. En son Cunda Adası’na 8 sene önce gelmiştik ve bu süredeki değişim inanılmazdı. Merkezde değişim çok yoktu ama içerilere doğru evler, butik oteller…Ama bu ada çok daha bakımlı, nezih, güzel ve merkezi çok daha aktif ve cazip bir hale getirilebilir diye düşünmüyor değil insan. Cunda’ya şöyle sabah kızıllığında veda edip feribotla Midilli’ye geçtik.

Midilli aslında benim için özel bir adadır. Dikili sahillerinde sabaha kadar süren dost sohbetlerinde yıldızlarla karışan Midilli ışıklarını izlemişliğim çok vardı. Gerçekten büyüleyicidir. Şimdide, Midilli’den bizim sahillerin ışıklarını izlemek için yollardaydık. Ne hoş bir duygu.
Midilli tatilini planlarken karşılaşacağınız pek çok otelden butik otelleri tercih etmenizi söyleyebilirim. Gerçekten çok hoş oteller var. Ama en önemli tavsiyelerimden biri özellikle yoğun dönemlerde araba kiralamanızı buradan halledip gitmeniz olacaktır. yoksa feribottan inince araba kiralama şirketlerine koşarak gidenlerden olursunuz; çünkü özellikle hafta sonları oldukça yoğun oluyor. Onlar araba kiralama işiyle uğraşırken biz çoktaaaan yollara düşmüştük bile.

 
Midili’nin şu anki adının Lesvos (Lesbos) olduğunu, adanın merkezinin Mitilini (midilli) olduğunu da tatil hazırlıklarında öğrenik ki, işte gezgin olmanın en sevdiğim yanı bu. Her gittiğin yere dair yeni şeyler öğreniyorsun. Bİr dost meclisinde bunun havasını atmak da yanına kar kalıyor:)) Midilli’nin merkezinde bizi çok da şaşırtan bir şey olmadı. Gayet derli toplu, şirin bir merkezi var. Bizim Midilli’yi bu kadar çok sevmemizin nedeni, inanılmaz ıslah edilmiş, her yeri zeytin ağaçlarıyla kaplı doğası ve her koyunda ayrı bir tat bulmamızdı. Her koyunda denizin rengi, ısısı, kumu, herşeyi farklı olan bir yer Midilli. Her koyunda daha denizden yeni çıkmış ahtapotlar, kalamarlar, karidesler on dakika içinde sofranızda olabiliyor. Yanında da buz gibi uzonun tadına doyum olmuyor doğrusu.
Biz otelimizi booking.com dan Midilli adasının ortalarından seçtik ki istediğimiz her koya rahatça gidebilelim. O yüzden Petra‘da çok cici, butik bir otelde kaldık. Aslında Petra çok ufak bir sahil kasabası ama sahilinde çok güzel tavernalar var. Gece bu tavernalarda yemek yemek çok keyifli. Yalnız, Petra’nın denizini çok sevmediğimi belirtmeliyim. Hem soğuk, hem biraz dalgalı ve yosunluydu ama hiç dert etmedik çünkü görmek istediğimiz inanılmaz hoş yerler vardı; Petra’nın karşısındaki Hagios Giorgis, Mikro Nisi, Glaronisi ve Mirmingi adlı adalara doğru güneşin batışını izlemeyi kaçırmayın. Adalardan birisi yunusa benzediği için Çakıl onlara bakmaya doyamadı.  Meryem Ana Kilisesi kasabanın tepesinde harika manzarası olan bir yer. Yüzü aşkın merdiveni çıkarak o manzarayı görmek şansına ulaşıyorsun ama; yüz merdiven nedir ki böyle bir manzara için:)) Bir de Hagios Nikolaos kilisesi var ki; geriye çok az görülecek şey kalsa da bu kadar eski bir kiliseyi ara sokakta görünce şaşırıveriyorsun.  Biz her kiliseye gittiğimizde Küçük Gezgin ile adet edindik; mutlaka “sağlıklı ve mutlu bir yaşam” diliyoruz mumuzu yakıp. Dinler farklı olsa da dilekler hep aynı değil mi sonuçta:)) Gerçi Çakıl o mum seremonilerine bayıldığı için bu yola başvurduk ama olsun:))
Biz Petra’yı daha çok konaklama merkezi olarak kullansak da; bence uğramadan gitmeyin derim.

 

 

 

Molivos (Mithimnia) Midilli’de mutlaka gidilmesi gereken bir şehir. Midilli’in merkezine yaklaşık yarım saat uzaklıkta; bizim kaldığımız Petra’ya ise arabayla 5 dakika. Molivos, Bizdeki Kaş-Kalkan gibi dik bir yamacın üstüne kurulu bir şehir. Çok hoş, küçük bir merkezi var. Işıl ışıl dükkanlarla ve restorantlarla kaplı. Biz hem gündüz hem de gece gezdik Molivos’u ve  günün her saatinde beğendik. Bence Molivos’u görmeden adadan dönmek olmaz. Midilli adasına gelip de sadece merkezi gezip dönenlerin Midilli adasında hiç bir şey görmediklerini söyleyebilirim.))
 
Restorantları en ucuzundan en pahalısına oldukça başarılı. Her çeşitini denedik. Yunan dönercisinde yer bulmak neredeyse imkansız ama biz Küçük Gezginimizin öğrenmiş olduğu bir kaç yunanca kelimeyle tavladığı garsonun bize masa bulmasıyla çok lezzetli yunan döneri yedik. Yunan döneri ister domuz eti ister tavuk eti olsun, gayet lezzetli oluyor.. İçine caciki (bizdeki cacıkın haydari kıvamlısı diyelim), patates kızartması ve soğan koyuyorlar. Bence çok da yakışıyor dönere. Tepede kayaların üstünde kurulu olan daha lüks restorantlarda da hizmet kalitesi ve yemeklerin lezzeti gerçekten süper. Hem kırmızı et ürünleri hem de balık ürünleri gayet güzel. biz balık ürünlerini sahillerdeki tavernalarda yemeyi tercih edip böyle lüks restorantlarda daha çok yeni şeyler yemeyi tercih ediyoruz ki; kabak çiçeği kızartmasının tadına ilk kez Molivos’ta baktık. Ucuz ya da pahalı bütçeniz ne olursa olsun; Midilli’deki değişik mezelerin mutlaka tadına bakın derim ben:)) Midilli’de porsiyonlar gerçekten çok büyük ve ucuz. Doya doya yiyin için derim:))Bu arada Küçük gezginimizin ne kadar sosyal bir çocuk olduğunu da, her Molivos’a gittiğimizde Çakıl’a selam veren, ismini öğrenmiş olan esnaflar sayesinde bir kez daha anladık:))

 

 

Molivos’a çok yakın Efthalou ufak termal bir merkezi olduğu için çok bilinen bir yer. Çakıl taşlarıyla kaplı olan sahil tamamen ıssız bir sahil aslında. Şezlong felan yok. Sadece ufak bir restorant var. Ama deniz akvaryum gibi tertemiz ehh bu kadar temiz olmasının bedeli olarak da inanılmaz soğuk; çığlık atmadan göbek hizasına gelmek mümkün değil denizde:))

Adanın bir başka koyu Skala Kallonis, Petra’nın aksine oldukça sıcak bir suya sahip. Koy hafif kapalı bir koy olduğu için su hamam suyundan hallice. Tabanı kum olduğu için pırıl pırıl gözükmese de bizim Küçük Gezginimiz için deniz hem sıcak hem de derin olmayınca çok keyif aldığı bir yer oldu. Sahil kenarında oldukça güzel restoran ve sahil hizmeti var onu belirteyim.  Biz küçük gezginimiz sudan çıkmak istemediğinden neredeyse tüm günümüzü burada geçirdik. Sahilde ada halkıyla yaptığımız sohbetler, yediğimiz, içtiğimiz her şey bizi çok mutlu etti Skala Kallonis’te…

 

Sigri Midilli adasının Batıdaki en uç noktası. Biz de oraya gitmek için Petra’dan yola çıktığımızda yolun üstündeki güzel yerleri de bir bir ziyaret ederek, Midilli’nin virajlı yollarının, zeytin ağaçlarıyla dolu doğasının, güzel köylerinin keyfini çıkardık. İlk önce Anaxos‘a uğradık. Belki de erken saatte gittiğimizdendir oldukça sessiz ve sakindi. Terkedilmiş bir iki otel görebileceğiniz ve şezlong sayısının az olduğu, denizinin de çok sıcak olmadığı bir kasaba Anaxos. O yüzden ziyaret ettik, sokaklarında gezdik ama çok uzun kalmadan hedefimize doğru yola çıktık.

Sonra Kalloni şehrine çok yakın bir yerde yoldan geçerken muhteşem bir yapının güzelliği bizi bizden aldı. Yapı çok eski bir yapı; Limonos – Ayos İgnatios Kutsal Manastırı ‘ydı. Manastır 1523’den bugünlere kalan bir manastır. Girişinde bizi minicik boyuyla ilk başta bize kızdığını sandığımız sonra küçük gezginimizle sohbet etmeye çalıştığını anladığımız rahibe karşıladı. O kadar yaşlı ve minik bir kadındı ki görüntüsü hafızama kazındı diyebilirim. İçeride oturan rahip erkekleri bir tarafa, kadınları bir tarafa yönlendirerek bizi biraz şaşırttı. Tabii biz tarihi yapı diye manastırın geleneklerinin yürüyeceğini hiç tahmin etmemiştik; ama hala kadınlar bölümüne erkeklerin girmesi yasak. Tarihi manastırın aynı zamanda manastır dışındaki küçük ibadethaneleri de çok ilginçti doğrusu. Evet Manastırdaki yüzyıllar öncesinden kalma zeytinyağı yapım odaları, her şey bizi çok etkilemişti ama ibadethaneler bizim ilk defa gördüğümüz bir şeydi. Bu yüzden din adamlarının hem yaşadığı, hem ibadet ettiği, öldüğünde de yine aynı yere gömüldüğü yapılar bizi çok etkiledi. Küçük Gezginimize din kavramını anlatmak çok zor. Bu kadar soyut bir kavramı anlaması da zor olacağından; dilimizin döndüğünce  anlatmaya çalışarak gezdik. Ev dedik, üretim hane dedik, geçiştirdik de geçiştirdik soruları yani:)) Ama Çakıl  için en keyifli şey galiba manastırın bahçesindeki tavus kuşlarını kovalamak oldu:)) Hiç bu kadar yorulmamışlardır o güne kadar garibanlar her halde:))



Sigri‘ye gelirken yolda tüm Midilli’yi kaplayan  zeytin ağaçlarından yoksun bir bölge görmeye başlıyor insan. Yazılardan anlıyorsun ki;burası Fosil ormanı ve uçsuz bucaksız bir alanı kaplıyor. Taşlaşmış orman kalıntılarını doğal ortamında görebileceğiniz bu yer aynı zamanda bir de müzeyi kapsıyor. Sigri, daha şehre girerken ki rüzgar gülleri ve tam koyun ucunda kurulu kalesiyle bize kendisini sevdirdi. Sigri’de şezlong hizmeti yok. Ufak bir ağacın gölgesini bulunca altına havluyu seriyorsun eski usul. Çok sakin, denizinin tertemiz ama buz gibi olduğu bu yer bizim hoşumuza gitti. Küçük Gezginimiz tavernayla sahil arasında mekik dokuyarak, kale manzaralı deniz kenarında kumdan kaleler yaparak, soğuk ama pırıl pırıl denizinde yüzerek Sigri’den son derece keyif aldı.
Sigri’den Petra’ya dönerken, Valousa köyüne uğradık. Ne yalan söyleyeyim evlerinin güzelliğini gördükten sonra Alaçatı evleri yavan kaldı gözümüzde:)) Doğal, korunaklı, pırıl pırıl bir köy. Yapay o kadar az şey var ki insan hayran oluyor. Gerçi gözümüze çirkin görünen bir şey olduğunu söylemek Midilli’de çok zor…
Bir sonraki gün yeni bir rotamız Plomari idi… Yolumuz uzaktı ve değip değmeyeceğinden pek de emin değildik ama gittiğimizde Midilli adasının en güzel denizine geldiğimizi fark ettik. Bembeyaz çakıl taşlarıyla kaplı olan denizin turkuaz rengi gözünü alıyor insanın:)) Tertemiz denizin her zamanki gibi buz gibi olmasını beklerken sıcaklığının tam da kıvamında olması aldığımız keyfi kat kat artırdı. Her yaz Çeşme ve Alaçatı’daki Beach Clublara döktüğümüz paraları düşününce bu sahilde ücretsiz güneşlenmek bizi çok şaşırttı tabii… Küçük Gezginimiz de bu sahilden çok keyif aldı. Kumla oynamayı seven zuzu anladığım kadarıyla denizin güzelliğine o kadar kaptırdı ki kendini, sahilin çakıl taşlarıyla kaplı olduğunu fark etmedi bile:)) Tüm gün sahilin tadını çıkaran gezginimiz yine sahildekilerle beden dili de olsa anlaşarak bir arkadaş çevresi edindi diyebilirim.
En son rotamız Agios Ermogenis oldu. Bir motosikletlinin peşine takılıp girdiğimiz ufacık koy, bugüne kadar yediğimiz en güzel mezeleri servis eden tavernanın olduğu yermiş meğer:)) bu koy ufacık, turistlerden çok yerel halkın şemsiyesini kapıp da geldiği, suyunun gayet güzel olduğu küçücük bir koy. Gözümüzün önünde tuttukları kalamarın 10 dakika sonra bütün olarak tabağımıza gelmesiyle, son günümüzü harika kılan bu yerde geçirdik:))
Biz Küçük Gezgin ile Midilli’yi çok sevdik. Her koyundan ayrı keyif aldık. Gitmesinin bu kadar kolay olduğu bu adaya mutlaka gidin, her mezesinden yiyin, her koyunda yüzün… Pişman olmazsınız…

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir