KÜÇÜK GEZGİNİN KOPENHAG MACERASI

ÇOCUKLA KOPENHAG

Her sonbahar yaklaştığında bizi yeni yıl heyecanı basar. Çünkü biliriz ki her sene bir yer bizi kendine çekecek ve biz yine yollara düşeceğizdir. Genelde yıl sonu beş kuruş paramızın kalmadığı, vergi dilimleri sağolsun; sevgilimin maaşının yarısını devlete bağışladığımız, Küçük Gezgin’in okul ve kurs masraflarının belimizi büktüğü zaman dilimidir. Ama içindeki o gezme dürtüsü uyutmuyorsa seni, kredi çekip yine yollara düşüyorsun. “Bir sene araba borcu ödeyeceğime 3-5 ülke daha göreyim” derdinde olanlara “deli” gözüyle bakanlardansan; olsun! Biz bu delilik halinden oldukça memnunuz:)

Bu sene de, “hayır hayır bir yere gidemeyiz” diye kendimizi sakinleştirmeye çalışırken, yine bir Pegasus kampanyası beni bilgisayar başına resmen kitledi. Hamburg hayaliyle oturduğum koltuktan sevgilimin “bıkmadın mı Almanya şehirlerinden” baskısıyla “Kopenhag” bileti alarak kalktım. Gece yarısı işlemi bitirmiş huzurla uykuya daldım.

Bir süre geçtikten sonra booking sitesindeki otel araştırmalarım Kopenhag’ın bize çok hem de çok pahalıya patlayacağının sinyallerini verdi. Verdi de sevgilimin gazına gelip biletler alınmıştı bir kere. Dönüş yok dedik yoldan, oteli ayarladık. 5 yıldızlı otel fiyatına şehir merkezindeki 2 yıldızlı otele boynumuzu büküp katlanacaktık artık.

Tabii şehir hakkında araştırmalara başlayınca şehrin de dudak uçuklatan fiyatlarla çevrili olduğunu öğrenince karnımıza bir kramp girdi ki sormayın.Hatta midemize bir taş oturdu diyelim. Belli ki uzun süre de oturduğu yerden kalkmayacaktı.

Gitmemize  10 gün kala Küçük Gezgin baya bir hastalandı!!! Dayadık portakalları, zencefilleri ve hatta insanın kokusundan tiksindiği ballı soğanları, ayaklandırdık kuzuyu. Ne de olsa bu tatile çok ihtiyacımız vardı ve hepimiz dimdik olmalıydık. Tam tatil hazırlklarına girecektik ki; Küçük Gezgin’in dedesi yani babam beyin kanaması geçirdi. Doktorların “yüzde beş herhangi bir hasar bırakmadan yaşama şansı” verdikleri babam azmetti ve o yüzdenin içine girdi.

Korkusunun bile insana yeteceği bu olaydan Küçük Gezgin’i haberdar etmedik. Ama hastanede geçen günler ve gecelerimiz, Küçük Gezgin’e ilk defa söylediğimiz yalanlar, psikolojimizin alt üst olması bizi baya bir sarstı doğrusu. Gitmeyeceğimizi düşünerek hiç bir hazırlık yapmadık. Doktorların durumunun çok iyi olduğunu söylemesiyle son gün valizleri topladık. Topladık da…

Geceleri hastanedeki ufacık sandalyeye devasa vücudunu sığdıramadığı için bir hafta boyunca günde bir saat uykuyla yaşayan ve çalışan sevgilimin vücutu iflas etti ve hastalandı. Yola çıktığımızda ailecek yorgun, bitkin ve halsizdik. Evet bambaşka yerleri keşfetme heyecanıyla sabah 5’te yollara düşmüştük ama multivitamin bile bizi zor toparlardı doğrusu. Aklımızın hastaneden taburcu olmayı bekleyen babamda olduğunu söylemiyorum bile.

Bir kısmı deniz üstünde, bir kısmı deniz altında giden ünlü Öresund Köprüsü’nü, denizin içine kurulu onlarca rüzgar türbününü havadan görerek Kopenhag’a indik. Tabii ilk defa baya hazırlıksız çıktığımız bu gezide yaklaşık 1,5 saat boyunca “toplu ulaşım kartı mı alsak, yok araba mı kiralasak” sorularıyla boğuşurken; 3 günlük kart alıp “sonrasına bakarız” deyip otele geçtik. Otel şehrin tam göbeğinde olduğu için gidişimiz kolay oldu.

Ama pek çok Avrupa ülkesinde gezginler kart almayıp otobüs ve trenlerde kontrol olmadığı için “bedava” gezmeyi tercih ederler. “hııı hııı, oldu canım almayayım!!!” . Hatta Kopenhag’da böyle bir riski alanın da alnını şöyle bir karışlarım. Her otobüste, her trende kontrol var. Aman ha böyle bir yalnışa düşeyim demeyin. Cezası kişi başı 100 Euro’nun üstünde.

Neyse otellere valizi attık hemen şehrin göbeğindeki ünlü lunapark Tivoli Bahçeleri’ne gittik. Giriş kişi başı 110 Danimarka Kronu. Yani 17 euro civarı. Ancak içeri girdiğindeki oyuncaklara giriş oldukça yüksek fiyatlı. O yüzden 220 (35Euro) Krona günlük biniş kartı alıp sınırsız kullanmak çok daha mantıklı. Hahhh… İşte biz de öyle yapalım dedik. Gittik Küçük Gezgin’e bileklik aldık. Ama tek başına binemeyeceği oyuncaklara da binmek isteyince “laaaayynnn” diye içimizden bir çığlık attık ve bir bilet de bana aldık.

Aldık da, adamlar yarım saat içinde tüm oyuncakların şalterlerini indirmeye başlayınca bizim bilekliklere verdiğimiz paralar bizim şalterleri de baya bir attırdı tabii… Parkın kendisi gece 12’ye kadar açık da… Oyuncakları kütür kütür kapattılar erkenden. Neye uğradığımızı şaşırdık. Bir kaç kişiye diklendim felan ammaaa… Ne çare! Oturup bir banka bilekliklerimize bakıp sıcak şarap içmek düştü bize de bu durumda. Fondaki christmas şarkıları o sırada bizim için baya bir arabesk modundaydı doğrusu!!!

Açlıktan kıvranmaya başladığımızda Kopenhag’ın ne kadar pahalı bir yer olduğunu restoran fiyatlarından görmek mümkün oldu. Bir maaşı restorana bırakacağıma hamburgere sırtımızı dayarız dedik bizde. Normal şartlarda hamburger yedirmediğim Küçük Gezgin’in de canına minnet tabii…  Huu huuu!!! 3 kişilik hamburger menü 50 Euro!!! Yani neredeye 180 Lira. Ben bu parayla sevgilimi de alır Urla’da rakı-balık yapardım yahu!!!

Hani dedim ya içimize oturan bir taş var diye. Hani dedim ya kolay kolay kalklamayacak diye. Offf offf!!! Hayat pahalı be dostum! Nasıl kalksın o taş içimizden! Yani bir gaflet ve delalete düşüp bir restorana girsen, iki tabak bir şey yeyip bir kadeh de bir şey içsen; elveda bordroda görünen para. Hem de net değil bürüt:)

Neyse dedik belli ki bu tatil bize baya bir paraya patlayacak. Önemli değil gider bir marketten alışveriş yapar, sandviçler hazırlar yine gezeriz yine gezeriz dedik!!! Hooop avuttuk kendimizi! Bu aksilikler mi durduracak bizi!!!

Ertesi gün sabah Kopenhag’ı adım adım gezeceğiz. Perdeyi bir açtık şakır şakır yağmur!!! Yağmuru çok severim ama seyahat halindeyken benden uzak dursun! Neyse, aldık şemsiyelerimizi düştük yollara! Tivoli Bahçeleri hariç Kopenhag’a nedense pek de kanı ısınmayan Küçük Gezgin ruhunu teslim etmiş bir halde geziye iştirak ederken, artık günlerin yorgunluğu ve hastalığıyla mücadele eden sevgilim patlamaya hazır bomba haline geldi. hoppa!!! Buyrun halaya gelin. İlk defa bir baba-kız kapışmasına tanık oldum:) İkisinin de kulağını çekip sürükleye sürükleye her yeri gezdirdim.

Fırtınada parçalanan şemsiyemizle baya ıslanarak gezerken, ” anne ayaklarım üşüyor” sesiyle tüylerim diken diken oldu!!! “Bu kadar da huysuzluk olur muydu canım!!! Ayağında yağmur çizmesi, içinde termal çorap! Mümkün değil üşümesi. Kesin naz yapıyor” diyen sevgilim de üstüne tuz biber. Evin yaramaz oğlanı modunu çok sevdi bugün. “Sıyrıl bakayım bu moddan hemen geri baba moduna gir!” Oturduk bir yere. Çizmenin bir tanesini çıkardık. Ayak fırından çıkmış gibi. Haydeee!!! Yoksa sevgilim haklı mıydı! Ama yooo yooo!!! Diğer çizmeyi çıkardığımda sırılsıklam ve buz gibi olmuş ayak ikimizi de şaşkına uğrattı!

Meğer yağmur çizmesinin yanı yırtılmış!!! Evet bu aksilik canımı sıktı! Çocuğun ayağı buz gibi olmuştu. Zaten babası hastaydı ve kızımıza da bulaşması an meselesiydi. Ama inanın, sevgilimin haklı çıkmamasına daha çok sevindim:) Bu aksilikle otele dönüp çizme değiştirerek başa çıktık. Neyse ki her yere en az iki ayakkabısını götürürüm.

20151227_123200

Kopenhag’da enerjisini düşük gördüğümüz Küçük Gezgin’i canlandıralım hem belki bize de iyi gelir dedik ve araba kiralayıp Hamburg’a geçmeye karar verdik. Benim caaanım Almanya Christmas Panayırlarım biliyorum ki onu kendine getirecekti. Feribota ödediğimiz 170 Euro ücret bizi kendimizden geçirdi orası ayrı! Almanya sınırına geçtiğimiz anda arabanın navigasyonuna Almanya haritasının yüklü olmadığını fark edince, çektik arabayı bir kenara ve nasıl otelin yolunu bulacağımızı düşünmeye başladık.

Hadi otobandan bir şekilde Hamburg’a gittik de!!! Oyyy oyy oyy!!! Ya sonrası???  Koklaya koklaya Hamburg’a kadar geldik desem yeridir hani. Ama levhalara, yollara o kadar çok dikkat ederek gelmişiz ki; 1,5 saatlik yolun nasıl geçtiğini anlamadık bile! Evet Hamburg’a gelmiştik de… Koklayarak oteli de bulacak değildik ya!!! İşte tam o anda kırmızı ışıkta Sixt  levhasını görünce arabanın el frenini çekiverdik. Bu bir işaret olmalıydı! Adamlar elimize bir navigasyon cihazı verip bizi o anda Hawaii’de deniz kenarında elinde buz gibi Mojito ile güneşlenenlerden daha mutlu etti! Artık yolları koklamamıza gerek yoktu:)

Vee kendimizi Hamburg’un harika Christmas Panayırlarına atmış bulduk. “ooohhh beee!!!” dedi Küçük Gezgin. Sokaklarda insanlar, etraf ışıl ışıl, miss gibi kokular… İnsan daha ne ister! Evet kızımız kendini bulmuştu! Sokaklarda neşeli kahkahalarıyla bir oradan bir buraya koşuyordu!. İyileştiğini sanarak ilaçlarını bırakan sevgilimin öksürük krizleri ve Çakıl’ın burnunun akması bazı şeylerin işareti olsa da bozmadık keyfimizi. Ohhh eller havaya:) Gece yarılarına kadar sokaklar bizim:)

Ertesi gün de Hamburg’un havası psikolojimize çok iyi geldi. Sevgilim günlerin stresini üstünden attı, Çakıl eğlenceli gezgin ruh haline geri döndü! Bundan iyisi Şamda kayısı:) Ama keşke her şey burada kalsaydı. akşama doğru gözlerinin altı çökmeye ve burnu akmaya başlayan kuzunun belli ki ateşi yükselecekti. Nasıl olsa ilaç çantamızda ateş düşürücümüz var! Panik olmaya gerek yok dedik. Dedik de, odayı temizleyen kadının ateş düşürücüyü düşürüp kırabileceğini hiç hesaba katmadık!

Öksürükle karışık 40 derece ateşle tüm geceyi duşun altında geçiren Küçük Gezgin’e ertesi gün ilk işimiz sabahın köründe ateş düşürücü almak oldu. Ama maalesef ilerleyen saatlerde kulağının ağrıdığını söylemesiyle hiç istemesek de antibiyotiğe başladık. Ammaaa… Çok bilmiş eczacı, söylemiş olmama rağmen yanlış ilaç ve doz bileşimini bize sununca o ilaç da yaramayıp Küçük Gezgin’in iyileşme sürecini baya bir uzattı!

Bremen’e giderken yolda gözümüze patlayan flaşlar, neredeyse bize kaza yaptıracaktı. Anladık ki, paparazzi kameraları değildi bunlar. Hız cezası yemiştik! Artık kaç lira ödeyeceğiz kim bilir ama en azından kameralara gülümseseydik:) Evet bu tatil bize çok pahalıya mal oluyordu. Bu cezada kaymağı oluverdi!

Kopenhag’a döndüğümüzde şu ünlü köprüden geçip bir de Malmö’ye gidelim dedik. Köprüden gidiş-dönüş 98 Euro. Gittik mi, gittik. Oraya kadar gidip, dünyanın en ilginç köprülerinden birinden geçmemek olmazdı elbet ama faturası bu kadar tuzlu mu olmalıydı??? Yuhhh!! Alt üstü bir köprü!!!

Avrupa ülkelerinde gündüz ücretli olan açık alan park yerleri, akşam bölgeye göre 6 ve ya 8’den sonra ücretsizdir. Kopenhag bu konuda da bize kazığını attı. Çünkü burada araban varsa, bedeli de var! 24 saat park ücreti ödemek zorundasın! Şaka mı bu! Hayır!!! Tüm gece turlasan şehri o kadar benzin yakmazsın! Boşuna otel ayarlamışız, arabada yatsak da olurmuş:)

Dönüşümüzün Sabiha Gökçen Havaalanında kar yağışından dolayı pek çok seferin iptal edildiği için 15 saat sürdü! Uçaktaki yiyeceklerin bile tükendiği, uçaktan iner inmez gecenin ikisinde işkembe çorbası ve etli ekmekle buluştuğumuz dönüş maceramız yorucu olsa da, dönebildik diye şükrettik!

Öksüren sevgilim, ateşler içinde yanan kızım ve ben, pes etmedik. İlk iki gün ardımızda bırakamadıklarımızın yorgunluğuyla gergin, sonraki iki gün yağışlı, sonraki günlerde hastalıkla mücadele içinde geçti! Ehh bir de bayaaa bir pahalıya mal oldu! Ama olsun, pes etmedik. Gezdik, yeni yerler gördük, yeni hikayeler öğrendik, yeni şeyler keşfettik.

20151231_231805

Yaşadığımız en kötü aksilikler bunlar olsun. Uykusuz da olsak, yorgun da olsak, gece yarılarına kadar gezmekten, tatilin tadını çıkarmaktan vazgeçmedik. Yeni yıla binlerce havai fişek gökyüzünü aydınlatırken girdik. Onbinlerce borcumuz olsun, sağlığımız yerinde olsun! Biz yine gezer, yine gezeriz!

Not: Çocuğu hasta hasta orada perişan ettiniz diyenlere… Evde yatağında yatıp sıkıntıdan patlamasındansa, soğuk hava alnına vura vura, yeni şeyler görerek hastalığı geçirmesini daha uygun bulduk efenim:) sevgiler.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir