BOLONYA MACERASI

BOLONYA MACERASI

Yıllar yıllaaar önce sevgilimle boydan boya bir İtalya turu yapmıştık. 1 hafta yeter mi İtalya’ya? Tabii ki hayır!!! Bize de yetmedi zaten. Ne Roma’ya doyabildik, ne Floransa’ya, ne Venedik’e, Milano’ya… Gördüğümüz her yer aklımızda kaldı. Tekrar geleceğiz sözüyle ayrıldık ülkeden.

Sevgilim benden sonra 3 kez daha gitti. Benim o doyamadığım tüm şehirleri gezip tozdu! “Adaletin bu mu dünya” şarkısı eşliğinde ben onun yolunu gözlerken, bir de yemedi içmedi, benim daha önce hiç gitmediğim, sokaklarında keyifle gezindiği Bolonya’dan hayran hayran bahsetti!!!Evet, böyle bir durumda boğazına yapışıp sıkı sıkı sıkmak geliyor insanın içinden ama yapmadım.

Büyük bir keyifle dinledim Bolonya’yı. Biliyordum ki bu maçın bir de rövanşı oynanacaktı… Sabırla bekledim.
Üstünden seneler geçti bu sene aklıma Bolonya düştü. Sevgilim, “kesinlikle görmelisin aşkım tam senlik bir şehir, her yerde tarih var” dedikten tam bir gün sonra Gezitta Dergisinden instagramda yaptığı yarışmanın kazananı olduğumu açıklayan bir mesaj geldi. Gidiş dönüş Bolonya’ya uçak bileti kazanmıştım.

Böylesine bir tesadüf olamazdı.O anda bana Avrupa’nın en ünlü şehirlerinden birinin biletini verseler bu kadar sevinmezdim. Aklıma ve gönlüme düşen Bolonya’nın bileti mailimde bana bakıyordu!!! Veee maçın rövanşını oynama zamanı gelmişti!!!

Screenshot_2016-03-24-13-40-50-1
Biletim sevgililer gününden bir gün sonrayaydı. Beraber mi gitsek acaba soruları kafamızda uçuşurken, sevgilim maçtan çekilme kararı aldı. Biraz dinlenmeye ve gezmeye ihtiyacım olduğunu söyleyerek beni azat etti. Küçük Gezgin’i beraberimde götürme kararıma da bu nedenle karşı çıktı. “Böylesine bir ortaçağ kentini tek başına, sindire sindire gez. Yağmurda ıslanarak gezmenin tadını çıkar, otur bir yere bir kadeh bir şey iç, biraz dinlen, biraz eğlen” dediğinde başta karşı çıksam da zaman yaklaştıkça hastalıkla mücadele eden Çakıl’ı götürmeme kararım kesinleşti.
Bu seyahat, benim için oldukça önemli bir seyahat oldu. Hayatımda ilk defa bir yarışmadan ödül kazanmıştım bir kere!!! Gezimanya’nın 2015 En İyi Gezi Blogu yarışmasında 2.olmuştum senenin başında. Bu harika gelişmenin sonucunda bir ödül almadığım için, Gezitta’nın ödülünü ilk sayıyorum 🙂 Çok şanslı bir insan olduğumu söyleyemem. Hayattaki en büyük ve en değerli şansım ailemdir. Ona da sımsıkı yapışmış durumdayım zaten. Ama bileti gördüğümde sevinçten resmen havalara uçtum.

Oysa maddi değeri çok yüksek bir ödül değildi. İstanbul-Bolonya gidiş dönüş uçak biletiydi. Kolaylıkla alabilirdim belki. Ama bu ödülü kazanmasaydım muhtemelen Bolonya’ya bu sene gitmeyecektim. Tatil planlarımızın arasında olduğunu söyleyemem. En azından bu senelik! Ayrıca da bir şey kazanmış olmanın zevki, bir şeyi almanın zevkinden bin kat daha fazlaymış onu anladım!

Bu seyahatin benim için bir diğer önemli yanı da Küçük Gezgin olmadan gittiğim ilk seyahatim olmasıydı!!! Hatta yıllardır tek başıma bir seyahat bile yapmamıştım. Hatıralarım oldukça puslu… Sanırım en son 2003 yılında tek başıma seyahat ettim. İngiltere, Fransa ve Hollanda’ya sevgilim olmadan gitmiştim.

Aradan geçen tüm zamanlarda hep gezgin bir çift olarak seyahat ettik. Çakıl doğduğu andan beri de yine hep beraber seyahat ediyoruz. Düşündüm de, birkaç toplantı ve düğün dışında uçağa bile Çakılsız neredeyse hiç binmemişim… İşte bu durumun bende yarattığı etki, karnımda koskocaman bir kramp oldu!!!

Küçük Gezgin’i arkamda bırakıp ilk defa bir geziye gidiyor olmanın vicdan azabıyla mı savaşayım, sevgilimsiz bir şehrin tadını çıkarmanınkiyle mi bilemedim derken, bir taraftan da içim kıpır kıpır. Ne yalan söyleyeyim çocuklar gibi şenim. Bana gitmek olsun yeter ki, İster yalnız, ister arkadaşlarla, ister sevgiliyle…

Yeter ki gideyim! Tek başıma gidecek olmanın da heyecanı sardı mı beni! Sonuçta eğer tek başımaysam, çocuğun eşyaları, yedek kıyafetleri, yok boyama kitapları yok oyuncakları derken sırtımda taşıdığım 10 kiloluk çantadan kurtuldum demekti! Hemeeen minnacık bir el çantası ayarladım kendime. Ohhh be!!! Hafifledim resmen.

Eeee tek başıma gidiyorsam yok çocuğun yedek botu, yok yedek montu derken koca bir valiz taşımama da gerek yok demekti. Ufacık bir çek çek çanta içimi görürdü!!! İşte özgürlük bu olsa gerek dedim kendime. Tabii bir de akşamları İtalyanların şen kahkahalarının arasında rahat rahat yiyip içme lüksüne sahip olacaktım ki, onun keyfini hiçbir şeye değişmem.

En son ne zaman tek başıma harika bir yemek yemiştim hatırlamıyorum bile. Küçük Gezgin’i bırakacağımız kimsemiz olmadığı için yılda bir kez baş başa yemek yiyebiliyorsak öpüp başımızın üstüne koyuyoruz biz! Tabii sevgilimle baş başa bir kadeh içmeyi tercih ederdim ama yalnızlığa da itirazım olmadı doğrusu!

Seyahat yaklaştığında aksilik bu ya, bizim kız hastalandı! Sinüzitten doğan burun akıntısı sonucu öksürükle mücadelemiz ve sonra da orta kulak iltihabı beni şöyle bir salladı, sarstı. Ateş, öksürük, derken zorlu bir hafta geçirdik. Bu sırada iş seyahatinden gelen ve domuz gribiyle mücadele eden sevgilim de yere çakılınca benim keyfim de baya kaçtı tabii.

Çakıl iyileşmek üzereydi ama Erol da kendinden geçmek üzereydi. Benim gitme günüm gittikçe yaklaşırken bu aksiliklerde neyin nesi!!!

Sevgililer Gününde kafasını yataktan kaldıramayan Erol’a bir gün sonra kızımı da emanet edip yollara düşecektim. “Bana kaderimin bir oyunu mu bu?” dedim, baya bir içerlendim, saçımı başımı yolacak hale geldim ama “gideceksin” diyen sevgilime uyup yollara düştüm.

Sabahın köründe bu kafa karışıklığıyla cep telefonumu evde unutunca ortalık baya bir karışsa da, uçağın kalkmasına 20 dakika kala cep telefonumu yetiştiren sevgilimden hafif sümüklü bir öpücükle Bolonya yolculuğuna başladım.
Pegasus Hava Yolları ile İzmir-İstanbul-Bolonya uçuşu için uçağa bindiğimde elimi kolumu nereye koyacağımı bilemedim. Sanki ilk defa uçağa biniyordum! Sağa dönüyorum sevgilim yok, sola dönüyorum Çakıl yok.

Bir eksik hissettim kendimi. Alışkanlık böyle bir şeymiş demek ki! Ben aile olmaya fazla alışmışım onu fark ettim. Hemen bu duygudan sıyrılmalıyım dedim. Ailemi seviyorum ama şu anın tadını çıkarmalıyım dedim, mor yelelerimi savurdum ve Bolonya’ya büyük bir moralle indim.
Tabii senelerdir yalnız gezmemenin dezavantajları var. Öncelikle bizim evin navigasyonu olan sevgilim yanımda yoktu ve benim en son harita okuduğum yıl 2003 yılıydı. O yıllarda elimde harita araba sürerken İngiltere’nin en ücra köşelerinde yolumu bulabiliyordum ama şimdi yürüyerek harita okumak zor gelmişti. İşte bu şapşal halim, tren garından 10 dakika uzaklıkta olan oteli 1 saatte bulmama sebep oldu.

Otele vardığımda hem çok güldüm halime hem de acıdım! Yahu sanki bir taraftan direksiyon çevirip bir taraftan harita okuyarak Londralarda, Oxfordlarda gezen ben değildim! Yuhh dedim halime yuhh!!! Ama biri bir şeyde çok iyiyse yanındaki körelirmiş. Benimki de o misal. Yön duygusu çok iyi olan sevgilim çoğu zaman harita bile kullanmadan şehri çözdüğü için, hazıra konmaya alışmışım. Bu ders bana iyi oldu! Demek ki fazla rahata alışmamak gerekiyormuş!!!
Bolonya’da ilk gün attım hemen kendimi sokaklara. Şakır şakır yağmurda, şehrin her yerini kaplayan ve neredeyse hiç ıslanmayarak gezmenizi sağlayan portico-kemerlerin altından şehri gezmeye başladım. Ama koşturmadan, biraz da miskin miskin hatta. Bir gezdim, gittim kendime bir kahve ısmarladım. Sonra biraz daha gezdim hooop bir şarap ısmarladım kendime. Anın tadını yavaş yavaş, sindire sindire çıkardım.

Biraz buruktum tabii… Keşke Çakıl da yanımda olsaydı dedim. Sonra bir yağmura baktım, bir onun halsiz hali geldi gözümün önüne, bir de ortaçağdan kalma görüntüsüne baktım şehrin. Bu haldeyken ne kadar keyif alırdı bilemiyorum şehirden. O zaman bu psikolojiden de kurtulma zamanım gelmişti. Bu seyahatten çıkardığım bir diğer ders, geride bırakmayı öğrenmek oluyordu. Telefonda sesleri iyi geliyorsa, yola devam!!!

20160217_170055
İlk gün biraz buruk, biraz şaşkın geçse de ikinci günün sabahı her şey yeniden başladı hayatımda! Kemerlerin altında ilk günkü kadar yürümedim mesela. Islandım biraz ama olsun. Tüm binaların dış cephelerini gördüm. Ayrıntıları yakaladım. Harita okumayı başardım mesela.

Öğlen olduğunda neredeyse tüm şehri avucumun içi gibi bilir hale gelmiştim. Artık haritaya çok da ihtiyacım kalmamıştı! İlk gün saat 9’da otele dönmüştüm. Eeee… Sonraki günler şehre karıştım. İtalyanların gür seslerinin arasında biraz sessiz kalsam da, elimde kadehim onları dinledim. Kahkahalarında kayboldum. Gece yarılarına kadar şehrin büyüsüne kapıldım.
Yine de yenemediğim şeyler de oldu elbet! Mağaza vitrinlerinde gözüm hep çocuk kıyafetlerine kaydı. Disney mağazasını gördüğümde içim cız etti mesela. Ne zaman tadına doyamadığım bir şey yesem aklıma hep Çakıl geldi. Ama bu kadarı da olacaktı elbet. Anayım sonuçta 🙂

3 gece 4 gündüz kaldığım Bolonya’yı çok sevdim. Şehir olarak beni çok mutlu etti. Sokaklarda mor saçlarıma hayranlıklarını dile getiren erkek, kadın, yaşlı ve genç İtalyanlar; yarım İngilizceleriyle sorduğum soruya cevap vermek için çırpınanlar, beni uzun zamandan sonra tek başıma çıktığım bu yolculukta yalnız bırakmadılar.

Bu seyahat bana iyi geldi. Sevgilimi, tek başıma olmayı, kızımı, yalnızlığımı ayrı ayrı ne kadar çok sevdiğimi anlamamı sağladı. Bundan sonra yılda en az bir kez tek başıma seyahat etmek kararımı Bolonya’da aldım mesela! Hiçbir zaman hayatıma müdahale etmeyen sevgilimin ben giderken arkamdan gülerek el sallamasının kıymetini daha da iyi anladım mesela.

Bolonya harika bir şehir. Şehrin merkezindeki binaların tanık olduğu tarih, üniversite binaları, kiliseler, heykeller her şey insanı büyülüyor. Bir sokakta kaybolduğunda karşına çıkan her hangi bir binanın bile en az 500 yıllık olduğunu bilmenin verdiği dürtüyle hiç bilmediğim ara sokaklara girmişliğim çok oldu!

20160216_110142
Bolonya beni şaşırttı. Bolonya beni kendine hayran bıraktı. Bolonya bana kendimi güvende hissettirdi. Bolonya beni bir Ortaçağ filminin baş aktristi yaptı.
Bolonya harika bir şehir. İster tek başınıza, ister sevgilinizle, ister çocuklu, ister çocuksuz gidin ama mutlaka gidin. Dünyanın en eski üniversitesinin fakültelerinde tarihi eserler eşliğinde ders işlendiğine tanık olun.

Hava karardığında, şarküterilerin önünde ellerinde prosecco-köpüklü şaraplarıyla insanların şen şakrak sohbetlerine tanık olun. Yanından geçtiğiniz her binanın tarihi bir değere sahip olduğunu fark ederek gezin. Ama, Bolonya’ya mutlaka gidin!!!

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir